Refi Cevad Ulunay

İnsanları kusurları, zaafları, hattâ bütün kötülükleri ile kabul et. istidadı varsa ıslahına çalış, yoksa haline bırak, kaderini takip etsin.Refi Cevad Ulunay

Refi Cevad Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar -Eski İstanbul Kabadayıları- isimli romanı, uzun zamandır kitaplığımın raflarını süslüyordu. Deyim yerindeyse,  vitrin süsü olmuştu âdeta.  Çünkü kalemini mütareke döneminin soysuz ideolojisine kiraya vermiş bahtsız bir muharrir örneği duruyordu karşımda. Ömrünü İttihat ve Terraki düşmanlığı ile geçirmiş,   Milli Mücadele  aleyhine  kalem oynatmış bir yazar bozuntusu ne yazabilir, önyargısına sahiptim. Fakat ne olduysa oldu ve Sayılı Fırtınalar’ı okumaya başladım. Ama itiraf etmeliyim ki, kitabın okumaya başlar başlamaz küçük çaplı bir şok geçirdim âdeta. Ulunay’ın üslûbu mest etti beni.   Tam da bu nedenle, bir yandan  günah çıkarmak, bir yandan da  Refi Cevad Ulunay’ın   yeterince tanınmaması ve kitaplarının yeni baskılarının bulunmamasını edebiyatımız ve tarih yazarlığımız için büyük bir kayıp olarak düşündüğümden  bu yazıda naçizane  yazarın kaleminin gücünden bahsetmeye karar verdim.

Belirtmekte yarar var: Bu yazı, uzun boylu bir inceleme yazısı olmayacak. Belki ileride  Ulunay hakkında esaslı bir inceleme yazısı da kaleme alabilirim.  

  Sayılı Fırtınalar’ı okurken  II. Sultan Hamid döneminin İstanbul’unda mini bir şehir turu yaptım desem yanlış olmaz sanırım.  Beyoğlu’ndan Tophane’ye,  Semai Kahveleri’nden Tulumbacılara, Pera Geceleri’nden Cezaevleri’ne  kadar Ulunay’ın rehberliğinde takatim tükenene kadar dolaştım durdum;  neden sonra  Ulunay’ın siyasî kimliği nezdimde bir bilinmeze doğru kanat çırpmaya başladı.  Ne de olsa  şairin de dediği gibi, bizim de bir vakit, “Ben âdemim dimeğe iktidarımız var idi…”  Sözün kısası, günahı ve sevabı ile bu topraklardan Refi Cevad Ulunay adında bir muharir geçmiş.  Sonraki nesillere de âdeta belge niteliğinde eserler bırakmış, ki önemli olan da bu doğrusu.

Şimdi sizi  Refi Cevad Ulunay’ın kalemi ile baş başa bırakıyorum:

Mütareke seneleri idi. İstanbul işgal edilmiş, yalancı medeniyet orduları şehri istila etmişler, halkı kasıp kavuruyorlar, yapmadıkları kalmıyordu. O kadar ki başlarını belaya sokmak istemeyenler evlerinden  çıkmıyorlardı. Niyazi’de böyleydi. Çokluk çıkmıyor, İstanbul’a inmiyor, arada Şevki Efendi ile buluşarak Cevat Bey’in yalısına gidiyorlar ve nispeten münzevi bir hayat sürüyorlardı. Bir gün hava pek güzeldi. Niyazi evde oturmaktan sıkıldı. Yeniköy’le İstinye arasında deniz üzerinde kazıklara oturtulmuş salaş bir meyhaneye gidip bir iki kadehle gam dağıtmak istedi.
“Apostol’a gideyim, kendi kendime çakayım!” dedi, evinden çıktı, ağır ağır meyhaneye doğru yollandı.
“Vakitler hayır olsun Apostol.”
“Vakitler hayır olsun Beyimu, buyurun.”
“İçeride oturmayacağım, bana dışarıya bir duble Zarakosta gönder.”
“Alesta beyim.”
Döşemelerin aralıklarından Boğaz’ın yosma bir kadın gibi kaynayan suyu görünüyordu. Taraçada kimse yoktu. Niyazi Bey salaşın denize yakın bir camekânının önündeki masaya oturdu.
Apostol, mezeleri, rakıyı getirdi, masayı sildi, hepsini dizdi.
“Niyazi Bey, sizak meze vereyim?”
“İstemez Apostol bir iki tane içip gideceğim.”
“Taze istavrit var tava yapayım?”
“Yap bakalım.”
Niyazi Bey, rakıyı sulandırdı, kadehi yarısına kadar içti, biraz meze yedi. Apostol istavrit tavasını getirirken meyhanenin kapısında bir gürültü oldu. Niyazi, “Didon! Didon!” seslerinden gelenlerin Yeniköy’de Fransız işgal kuvvetlerinden bazı neferler olduklarını anladı. Kendi kendine, “Hay Allah kahretsin! Allah vere de bir terbiyesizlik etmeseler…” dedi.  
Fransızlar taraçaya çıktılar, içlerinden biri Niyazi için, “Qu’estce qui fout ce vieux macaque? (Bu ihtiyar maymun burada ne halt ediyor?) dedi. Gülüştüler. Hepsi karşısındaki masalara oturdular. Bağırıyorlar, şarap istiyorlardı. Garson şarap getirdi, içtiler, birbirlerine küfrettiler, itiştiler, kakıştılar. Nihayet içlerinden biri arkadaşının başından serpuşunu aldı, Niyazi’nin suratına fırlattı. Niyazi serpuşu aldı, yanına koydu. Biraz sonra iki bir serpuş daha atıldı, hatta rakı kadehine çarparak onu da devirdi. Niyazi’nin yine serpuşu yanına koydu ve meyhaneciyi çağırdı: “Apostol!”  Meyhaneci koştu…
“Apostol, ben gidiyorum, başım belaya girecek.”
“Ne yapayim? Ben de sasirdim kaldim. Allah belalarını versin!”
Konuşurlarken bir şapka daha uçtu, Niyazi’nin tam suratına isabet etti. Niyazi, kalktı, yanına koyduğu bütün şapkaları topladı, taraçanın açık penceresinden denize fırlattı. Ondan sonra gözler büyümüş, kırçıl bıyıklar dikelmiş bir halde kendisine ilk defa şapka atana doğru yürüdü. O da ayağa kalkmıştı. Fransız’ı soluna aldı, öyle bir tokat patlattı ki, Fransız kâğıt gibi uçtu, düşerken masaya çarptı, masa üstündekilerle yere devrildi, mermeri de tuzla buz oldu.
Ötekiler, hep birden hücum ettiler. Niyazi içlerinden biraz dayanıklı olduğuna hükmettiği birini “tokatlı çelme” ile yuvarladı ve onun arkasındaki bel kayışından yakalayarak ayağını yerden kesti, taraçanın denize açık kapısından fırlatıverdi. Fransızlar bunu görünce biraz afalladılar, içlerinden biri, bir iskemle kaptı, bütün kuvvetiyle Niyazi’ye fırlattı. Niyazi iskemleyi havada elma gibi tuttu, atanın kafa şakına vurunca iskemle parça parça oldu ve onu, darbenin tesiriyle  sersemlemesinden istifade ederek yakalayınca denize fırlattı. Onsan sonra artık insan şeklinden çıktı, yakaladığını, “Haydi sen de… Haydi sen de… Haydi sen de…” diye denize atıyordu. En sonuncusu kapıdan kaçmak istedi. Fakat ihtiyar kaplan o tarafa doğru saldırınca kendliğinden o da denize atladı. On Fransız neferi, salaşın direklerine yapışmışlar, bekliyorlardı.
Bu müddet zarfında kavgayı seyreden Rumlar, Fransız karargâhına koşmuşlar, “Yetişin! Türkler Fransızları öldürüyor…” haberini uçurmuşlardı. Bir mülazımın kumandasında bir manga Fransız askeri koşarak geldi, meyhaneye daldılar. Niyazi, işin arkasınının ne olacağını bilmediği için eline demir bir sandalye almış, köşede bekliyordu.
Zabit, silahlı neferleri kapıda bıraktı, taraçaya girdi, etrafına bakındı, taraçada kimse yoktu. Yalnız bir köşede Niyazi elinde iskemle ile ayakta duruyordu. Bu, saçları dikelmiş, gözleri fıldır fıldır dönen adam zabitin dikkatini çekmedi. Kendi kendine, “Bunlar nereye gittiler?” dedi, sonra bağırdı: “Hey! Neredesiniz?”
Fransızlar, denizden cevap verdiler: “Buradayız mülazımım.”
Zabit, kenara geldi, hayretle baktı.
“Ne var? Kurbalığa mı heves ettiniz.? Bu hal ne?”
Neferlerden biri çenelerini takırdatarak: “Bizi denize attı.”
“Kim?”
“Bir Türk.”
“Onunuzu da mı…”
“Türkler mi attı?”
“Evet bir Türk attı.”
“İçinizde ölen yok mu?”
“Hayır.”
Zabit, elini uzattı, denizden birini çekti, aldı, Nefer, her tarafından zırıl zırıl su akarak zabitine “hazır ol” vaziyeti aldı, bir de pata çaktı.
“Çıkart… Ötekileri de çıkart denizden.”
O nefer de mülazımın karşısına sırılsıklam dizildiler.
“Anlatın bakalım, nasıl oldu, sizi denize kim attı?”
Neferlerden biri eliyle Niyazi’yi gösterdi: “İşte şu adam attı.” Hararetimiz vardı, şarap içmek için geldik, şarap ısmarladık. Ondan sonra bu adam kalktı, bizi yakaladı, birer birer denize attı.”
“Bu adam durup dururken sizi denize atmadı ya… Elbette bir şey oldu.”
“Matyö ile Jan şakalaşıyorlardı. Birbirlerine şapkalarını atarken, şapka onun suratına geldi, buna kızdı.”
Niyazi, müdahale etmek lazım geldiğini anladı, birkaç kelime Fransızcasını el işaretleri ile cümle haline koymaya çalışarak, “Müsü,” dedi. “Muva buvar… Bu pezevenk şapka suratıma bum! Ena, diyo, truva defa… bum. Muva şapkalar cum denize… Şu oğlan boks, muva onu da cum, onuda cum, onu da cum!”
Zabit şaşırmıştı. Neferlere dönerek konuştu: “On kişi bu adamla kavga ediyorsunuz, bu adam onunuzu da denize atıyor, siz de karşımda ıslak tavuk gibi titriyorsunuz. Haydi, hepiniz defolun karşımdan!”
Ondan sonra Niyazi’ye gitti.
“Eh bien… Mon vieux, tu es fort comme un Turk. (Öyleyse… Arkadaş. Sen Türk gibi kuvvetlisin.)” dedi. Niyazi’ye elini uzattı.
“Je vous fais mes excuses. (Size özür dilerim. Affedersiniz.)
“Buyurun, beraber bir şeyler içelim.
Geç vakte kadar birbirleriyle işaretle konuşarak içtiler ve dost oldular.

Diğer eserleri:

* Eski istanbul yosmaları
* Refii Cevat’ın Sürgün Hatıraları Menfalar / Menfiler
* Enkaz Arasında
* Bir başka Alem
* Dağlar Kralı Balçıklı Ethem
* Mermer Köşkün Sahibi

Haftaya tekrar görüşmek umuduyla…

Sağlıcakla kalın

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*