Migren

Bir insan haftanın dört gününü kabuslar yaşatan migren ağrısı ile geçirmişken, başka hangi konuya nasıl odaklanabilir köşe yazısı için bilemiyorum. Kabuslar yaşatan ibaresi abartı değil inanın, ki zaten kronik migren rahatsızlığı olanlar o cümleyi okuduktan sonra mutlaka beni onaylarlar diye düşünüyorum.

Genetik olarak neredeyse büyük ailemin yüzde 80’i migren hastasıdır, ben de buna dahilim elbette. Migren ataklarında ne hayattan keyif alabilirsiniz, ne de (yine abartısız söylüyorum) yaşamak istersiniz. İnsan bir nevi çıkış kapısını arıyor diyebilirim ağrının pik yaptığı anlarda. Hele ki ağrıyla birlikte ayyuka çıkan o mide bulantısı yok mu? Offf, çıldırmaya bahane.

Üst üste içilen ağrı kesiciler, ense ve şakaklara yapılan buz kompresleri, karanlık odalarda uyuma çabaları, mentollü masaj kremleri ya da pomatlarla yapılan kafa masajları ve benzeri her uygulamanın hiçbir işe yaramadığı anlardır pik anları. Işıktan, sesten, çalan telefonlardan ve hatta kendinizden dahi nefret edersiniz o anlarda. Hele ağrı esnasında kafayı buz gibi suyla yıkamak yok mu? Aman Allah’ım! Ağrının beyne saplanmış olması yetmiyormuş gibi bir de soğuk su ile buluşunca o bölgelere balyozla vuruyorlar, kırıyorlar, beyninizi un ufak ediyorlar adeta.

Çocuk yaşlarımda migrenle ilgili anımsadığım şeylerden birisidir büyük teyzemin (Melo) neredeyse sürekli yaşadığı ağrılı ataklar. Bir tülbent ile başını sıkı sıkıya sarar, ağrı kesici tabletler artık işe yaramadığı için de Novalgine isimli iğneyi kırar, kafaya diker ve içerdi. Yanı sıra da biz çocuklara sessiz olmamız gerektiğini belirtir ve sakince bir köşeye çekilirdi. Hiç aklımıza gelmemişti yetişkin dönemlerimizde bizim de aynı ağrı durumları ile baş etmek zorunda kalacağımız. İşin garibi migrenle boğuşan kişinin (kim olursa olsun bu kişi) o boktan ağrı esnasında neler hissettiğini de bilmiyormuşuz aslında. Onu da büyüyünce anladık maalesef.

Bu arada gariptir ki tespit edilmiş olup migreni tetiklediği bilinen tüm faktörlerin hayatımda çok önemli yerleri vardır. Örneğin çikolataya bayılırım… Ahh, kahve ise vazgeçilmezim. Bunların haricinde malum İstanbul’da yaşıyorum, istikrarsız hava koşulları da cabası. Basınçtı, lodos esmesi idi vs. vs. Haa, peki strese ne demeli? Bazı faktörler kendi tercihim olsa da, bazıları mecbur kaldıklarım olunca haliyle haftanın en az dört gününü migrenden sebep sürünerek geçirmem çok normal gözüküyor öyle değil mi? “Ohh, iyi oluyor sana. Sen daha çok sürünürsün,” diye kızıyorum da kendime ama nafile. Bile isteye kendimize kötülük ettiğimiz daha neler neler yok mu zaten?

Sürekli olarak bir numaralı düşman sayabileceğim migren belasını yok edecek bir tedavi şekli var mı diye araştırıyorum. Araştırınca karşıma onlarca alternatif çıkıyor. Ve fakat yine araştırınca alternatifleri deneyen çoğu kişinin bir süre sonra migren ataklarının yeniden başladığını da duyuyorum. Neye, hangi tedaviye güvenilir ki bu durumda? Sürünmeye devam!

Bir de belirtmeliyim ki migrenin beyni ve düşünceyi karıştırdığı tespiti de kesinlikle doğru bir tespit. Ağrı sonrası yazdığım bu yazıyı okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacağınıza inanıyorum.

Yani sevgili okur hafta yedi gün, gözümü açıp da “Ohh beee, dünya varmış,” dediğim gün sayısı ise sadece üç. Mutsuzluğumu tarif edemem. İçinizde yaşam kalitesini düşüren bu düşman hastalıkla mücadele edeniniz vardır mutlaka, sahi siz o ataklarda neler yapıyorsunuz? Veya tedavi olup da bu illetten kurtulan var mı? Bunları benimle paylaşırsanız gerçekten çok sevinirim. En azından birçok kişinin de işine yarayacaktır yapacağınız paylaşımlar.

İçimi döktüm, migreni kötüledim… Vallahi rahatlamadım dersem yalan olur. Haftaya görüşmek üzere diyor, migrensiz günler diliyorum… Kendime ve sizlere!

Esen kalın

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*