Hiç

Yine bir gece; ışıksız, sessiz bir odada. Yalnızca kulağımda kısık bir keman sesi, karşımda iki aptal binanın ortasında kimsesiz bir benzinlik, arkasında ay ışığının vurguladığı soluk mezar taşları. Nereye varır bu betimleme? Neyi çözer, neye yarar? Hiç! İsten, dumandan kararmış birkaç kelimeye duvak takmak neye yarar? Hiç! Hiç… Hiç’in içindeyim, kimsesizim. Camı açıp uçmayı denemekle yazıya devam etmek arasında gidip gelmekteyim. Bu ikilemin arasına sıkışmış bir hayat neye yarar? Çabaladıkça batmak, battıkça çabalamak. Boğazıma kadar bok dolu bir bataklığa batmışken, çırpınmak neye yarar? Aşağı çekmekten başka, batışımı hızlandırmaktan başka… Ya beklemek? Beklemek neye yarar? Yardım eden olacakmışçasına beklemek; bir ahmak, bir aptal gibi. Karşı tarafta az sağda iki minare. Nasıl çıkılır o minareye? Onun yanındaki apartmanın, açık mıdır çatıya çıkan kapısı? Ölür mü insan 15. kattan atlarsa? İnsan neden atar kendini 15. kattan? 16’sında bir kız, neden arzular ölümü? Kız ölürse neye yarar ölümü? Kızı Hiç’ten alıp Yok’a atmaktan başka?

Kurudu benliğim. Yağmaz mı içime yağmur? Yağmur sonrası mutluluk kokusu yaymaz mı içime?

Ben gözlerimi açsam yeni baştan, daha güzel olarak. Buluşmaz mı güzel gözler benimle? Almaz mı insanlar içimdeki mutluluk kokusunu?

Şimdi çıksam, karşıdaki mezarlığa koşsam. Beni de saklar mı karanlığına?

Bir ip bulup, uzunca da bir merdiven; kendimi sokak lambasına asmakla, basit bir salıncak kurup sallanmak arasında gidip geliyor zihnim.

Bana bu ikilemi yaşatanlar, utanmaz mı benimle aynı gökyüzüne bakarken, aynı geceyi paylaşırken?

Yazının başında huzur veren keman sesi, neden kanatır şimdi içimi?

Bu gece hangi cehennemi yaşarız; geceler mi, tenler mi, hatıralar mı?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*