Bir Edebiyat emektarı Aysel Karaca ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik!

Aysel Hanım merhaba, röportaj çağrımızı yanıtsız bırakmadığınız için Haberilizm adına size teşekkür ediyorum. Sizi biraz yakından tanıyalım, kısaca Aysel Karaca kimdir?

Ben teşekkür ederim Haberilizm’e ve sana

Her şeyden önce, insanın kendini anlatması pek de kolay olmasa gerek, cümlesiyle başlayabilirim ya da her anı yeni bir kurgudur… Nüfus cüzdanımda Sivas yazsa da Ankara doğumluyum gerçekte, yetmişli yılların Ankara’sına doğmuş, kara kuru, Heidi kıvamında bir kız çocuğu… Ankara’nın Ankara olduğu yıllardı o zamanlar. Harika bir çocukluk geçirdim. Elbette yaşadığımız semtin de bunda etkisi büyüktü; İsrail Evleri. Kimler yoktu ki mahallede; milletvekilleri, Aydın Güven Gürkan yan apartmanınızda oturuyordu mesela, doktorlar, hâkimler, öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler, ünlüler, İskender Doğan, Cenk Koray, hatta Hülya Avşar bile… Babam siyasetle çok ilişkili biriydi o zamanlar bir partide delegeydi. Ev çok şenlikliydi yani ve mahalle de elbette…  İlk ve orta öğrenimini Bahçelievler’de Üniversiteyi Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Fakültesinde tamamladım. Ki bu bölümle uzak yakın hiçbir bağım olmamıştır. Her zaman sanatçı ruhlu biri olmama karşın bölümümü hiç sevmedim. Sadece ailem istediği için okudum o okulu. Her neyse dediğim gibi sanat hep yanıbaşımdaydı; müzik, halk dansları, tiyatro… Edebiyat ise her zaman çok sevdiğimdi; kitapları çocukluğumdan beri çok severim. Biz fasikül fasikül ansiklopedi biriktiren bir zamandan geliyoruz. Benim için her kitap bir büyüdür, ansiklopediler, hatta Kızıl Maske bile… Çocukken her kitapta bir şifre gizli sanırdım, hala da öyleyim sanırım.

Yazmaya ne zaman başladınız ?

Yazmaya ne zaman başladınız? Bu sorunun net bir cevabı yok aslında ama benim için arkakik bir zamandan, sekiz on yaşımdan beri günlük tutuyorum. Sanırım başlangıç olarak bunu söyleyebiliriz, ne de olsa yazma disiplini ve kalem oynatma becerisi için günlük tutmak oldukça etkili bir faaliyet. Ama profesyonel anlamda yazma maceramı sorarsanız onun hikayesi şöyle;

Kızım beş yaşındayken önce deneme yazmaya, sonra ufak ufak öykü yazmaya başladım. Kolay değildi tabii, eşimden yeni ayrılmıştım, hayat üstüme üstüme geliyordu, ciddi bir mücadele veriyordum…

Derken 2004 yılında Bursa’da Doğan Yayıncılığın açtığı bir öykü atölyesine katıldım, hocamız Yücel Balku, muhteşemdi ancak çok kısa bir süre sonra bir kalp krizi geçirdi. Henüz başlamış olan yolculuğumuz havada asılı kalınca yayınevi her hafta bir yazarını bize konuk gönderdi ve Yücel’in çizdiği haritaya onlarla devam ettik.

Atölye bittiğinde oturup adam akıllı yazmaya başladım ve bu öyküleri 2006 Yılında Kiraz Mevsimi adıyla kitaplaştırdım. O gün bugündür bir daha da kitap yayımlamadım, parayla kitap bastırmak bir yazar için çok ıstırap verici… O yıllarda Bursa Yazın ve Sanat Derneğini kurduk, daha sonra burada emek vermeye başladık, pek çok etkinlik yaptık. Şimdi o arkadaşlar Bursa’da harika işler yapmaya devam ediyorlar.

Hangi sıklıklarla yazı yazıyorsunuz?

Doğrusu son yıllarda günlüğü her gün yazamıyorum. Hayat çok acımasız ve tatsız, kendi adıma çok mutsuz ve karamsar biri değilsem de dünyanın ve insan ırkının geleceği adına oldukça karamsarım. Hal böyle olunca bunlar da yazdıklarıma sızıyor. Sonrasında yazdıklarımı okuyunca, aman tanrım, diyorum. Bu durumda ara ara günlük tutmaya cesaret edebiliyorum. Yazmada benim için en kestirme yol ise şiir, çoğu kez defteri açıp bir kaç satır, şiirimsi bir şeyler yazıp kapatıyorum. Tabii bu bir kaçış. Ancak zaman zaman öyle cümleler geliyor ki bir de bakıyorum hikaye kendi kendini yazdırmış. Yani işin özü, kendimi sık boğaz etmiyorum ortaya birşey çıksın diye, bazen bitiyor, bazen yarım kalıyor. Belki bir gün tamamlanır bu yarımlar da. Hem hayatın kendisi de eksikli değil mi?

Netice de metin sonsuz ve işbirliğine gebe bir şey, yine de üç yıldır bitirmek için kendimi oldukça zorladığım bir roman var, bir türlü vedalaşamıyorum. Metinle vedalaşmak zor iş…

En çok hangi yazarları okuyorsunuz? Kimlerden etkileniyorsunuz ve hangi tür kitapları okumaktan hoşlanıyorsunuz?

Doğrusu öykü yazmaya ilk başaldığımda uzun süre sadece öykü kitabı okudum. Bir işi öğrenmenin en iyi yolu elbette önce onu deşifre edebilmek sonrasında taklit edebilmekten geçer. Tüm sanat dallarında usta çırak ilişkisi çok önemli ve değerli bir süreçtir. Yazık ki bizim usat dediğimiz kişiler hayatta değilerdi ve bizim de örgüyü sökerek öğrenmekten başka yolumuz yoktu. Sonrasında tabii ki kadim eserleri okuyarak devam ettim, W. Shekaspare, M.Cervantes, Puşkin, N. Gogol, Çehov, F. Dostoyevski, Tolstoy, W. Woolf, Melville, Faulkner, Borges, Kafka, Marquez, Cortazar, Calvino, Stendhal, Sartre,S. Zweıg, A.Huxley, H.Hesse, M. Kundera, Paul Aster ve daha fazlası… Türk edebiyatında ise, Ahmet Mithat Efendi, Tanpınar, Sait Faik, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Haldun Taner, Sevim Burak, Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Hulki Aktunç ve elbette daha niceleri… Klasikleri okumaya büyük bir keyifle devam ediyorum. Issız adaya düşersem yanıma; Don Kişot, Karamazov Kardeşler, Poe, Gogol ve Borges’in tüm öykülerini alırım, bir de Bilge Karasu… Yeni nesil metinler ve metinler arası türlerde zaman zaman iyi şeylere rastlamıyor değilim ama bu çok sık olmuyor

Kitaplarınızın konularını seçerken beslendiğiniz yerler neler? Konularınızı nasıl buluyorsunuz? Karakterlerinizi nasıl seçip oluşturuyorsunuz?

Öyküler elbette yaşamın içinden bilincimize, orada ise bilinçdışımızla harmanlanıp kağıda süzülüyorlar. Belleğimizde neler olup bittiğini henüz tam olarak anlayamasak da bilinçdışının bize çok çeşitli oyunlar oynadığı ortada. Yazarken insan kendinden çıkıp bambaşka bir şeye dönüşüyor; yaratıcılık gerektiren tüm işlerde olduğu gibi doğum anı sancılı bir andır. Anne olduğumda kendimle büyük bir yabancılaşma yaşamıştım; bu olağaüstü şeyi ben doğurmuş olamam… Şimdi gülüyoruz tabi bu düşüncelere ama kendinize yabancılaşmadan, kendinizi dışarı almadan bir şey yaratamazsınız. İnsana ve hayata otopsi yapabilmenin yolu derine oldukça derine inebilmekten geçer… Sizi derine çeken bir şeyle karşılaştığınızda istesenizde geri dönemezsiniz, tıpkı aşk gibi bir aşkınlık halidir bu…

Karakter oluşturmak için çok insan tanımak gerekiyor mu?

Gerçek şu ki; kendinizi tanıyın yeter. En zoru budur… Biraz Sufist bir bakış açısına sahibim sanırım, birlik ilkesi; hepimizin içinde her şey var. Eğer kendimizle yüzleşmeyi, kendimizi bulmayı başarabilirsek yeryüzündeki tüm duyguları, dolayısıyla tüm karakterleri tanımış oluruz. Oyuncu olmanın da yazar olmanın da yolu buradan geçer..

Gamlıbaykuş dergisinin oluşum süreci ve akıbeti ile ilgli bizi aydınlatabilir misiniz ?

On yıl evvel İstanbul’a yerleşince burada her şeye yeniden başlamam gerekti. Koşu Yolu’nda mahalle evinde bir Edebiyat Atölyesi var, o gruba dâhil oldum (NEYYA) Uzun yıllar çok güzel işler yaptık, öyküler yazdık, kitap, dergi çıkardık (PAPİRÜS) , belgesel bile çektik (MAHMUT YESARİ YAŞAMI), sonra hocalık yapmaya başladım orada, yaratıcı yazarlık dersleri vermeye başladım, harika bir süreçti…

Derken kendi başıma bir şeyler yapmak için yola koyuldum, o sırada Çağdaş Turan’la tanıştık, bir dergi çıkarmaya ve yayınevi açmaya niyetliydi. Yayınevi kuruldu, Velespit, sonra dergi, Gamlı Baykuş. Harika bir edebiyat dergisiydi bence. Herkes çok heyecanlı ve tamamen gönüllü çalışıyordu. Kimseye torpil yapmadık, parayla kimsenin yazısını basmadık, reklam almadık, sadece iyi ve nitelikli yazı, şiir, öyküleri yayımlamaya gayret ettik. Ama bu sistemde küçük yayınevlerinin ve dergilerin ayakta kalması çok zor elbette, özellikle dağıtım tam bir bela… Parasını verdiğiniz halde derginizi raflarda göremiyorsunuz. Ciddi bir tekel var ortada, eh bu kadar dayanabildik, patron yeter deyince bıraktık… Çok keyifli bir tecrübeydi, çok güzel insanlar tanıdım, harika tecrübeler yaşadım, tüm ekibe buradan yeniden teşekkür etmek isterim. Var olsunlar…

Günümüz Edebiyatı hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Vuuv! sınavın kazık sorusu bu galiba J Gerçekten üzerine çok konuşulacak bir konu. Elbette bu konuda otorite değilim, olamam da ama şunu söyleyebilirim; bizim yaş grubumuzda on kişiden yedisi şair, altısı yazar, geri kalan da ya oyuncu ya futbolcu galiba… Şaka bir yana epey bir süre durum buydu. Hala pek çok facebook arkadaşım var kendini şair, yazar diye tanıtan, iki yıl öncesine kadar üç beş bin lira verince kitabınız çıkıyordu. Yayınevlerinin hala pek çoğu editor çalıştırmıyor. Kasap bakkal açar gibi yayınevi açmış bir adam metnin değerini nasıl anlayabilir ki, alıyor parayı basıyor kitabı. Oldu da bitti maşallah! Tabi bu eserleri takib etmenin, yetişmenin imkanı yok, ben sadece gülüp geçiyorum böyle üçüncü sınıf işleri görünce. Dünyada böyle değil çünkü bu işler. Hiç bir yerde parayla kitap bastıramazsınız. Allahtan kağıt ve dağıtım çok pahallandı da iki yıldır. Eski çılgınlar azıcık azaldı J

Tabii çok iyi metinler yazıp ortalığa çıkmayan bir kesim de var, sanırım onların da ileride birer Max Brod’a ihtiyaçları olacak.

Her neyse anlayacağımız yelpaze oldukça geniş, beni en çok etkileyenleri analım dilerseniz, ilk keşfettiğim yıllarda Murathan Mungan ve İhsan Oktay Anar beni çok etkilemiştir, Ayfer Tunç da öyle… Latife Tekin ilk kitapları harikaydı, son çıkanları çok sevemedim, Behçet Çelik sanırım kalıcı isimlerden olacak, Murat Gülsoy’un öykücülüğü çok iyi, Birgül Oğuz, Pelin Buzluk, Türker Ayyıldız, Yıldız İlhan, Ozan Çınar kalıcı isimlerden. Buket Uzuner ve Ayşe Kulin’in öykü kitapları harikaydı…

Niçin yazıyorsunuz, sizi yazmaya iten itici güç nedir?

İnsanın güzel olan bir şeyin karşısına geçip hayranlıkla seyretmemesi ve onun kendisinde olmasını istememesi mümkün mü? Bu çok arkakik bir duygu, bütün bebekler oyuncakları için kıyameti koparırlar… Ben küçük yaşalardan beri basılı olan her şeye hayranım. Resimli bilgi ansiklopedilerini kucağıma alıp saatlerce karıştırırdım. O günden beri kitaplarla bağım devam ediyor. İyi bir okurun önünde sonunda yazar olması kaçınılmazdır. Kimi ortalığa dökülür kimi dökülmez. Ben açık ve paylaşımcı biriyim, anlatmadan, yazmadan duramam. Yazınca da birileri okusun isterim, aferin almayı seviyorum galiba… Elbet yerden yere vurulma ihtimaliniz de var…

Bir romanın başarılı olabilmesi için sizce olmazsa olmaz koşul nedir?

O şeyin gerçekten olduğuna önce kendiniz inanmalısınız, metne siz ikna olduysanız okur da olur. Fantastik ya da Büyülü gerçeklik adı altında okuduğumuz hikayelerin hepsi gerçeküstüdür. Yani günümüz normlarında imkansızdır. Ama metin bizi buna inandırır. Süperman’ın uçtuğuna, Don Kişot’un yeldeğirmenlerine saldıdığına inanırız. Br adam bu kadar dayak yedikten sonar deli mi tekrar yollara düşsün diye düşünürüz ama kahkahalarla okumaya devam eder, onun gerçekten bunları yaptığına ikna oluruz. Yani mesele karton karakterler, karton kasabalar değil, nefes alıp veren yepyeni bir dünya kurabilmekte… Dil, gözlem, hayal gücü, sezgi hepsinin müthiş bir işbirliği içinde olması gerekiyor. Hiç kolay değil, hem de hiç…

Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri yararlı mıdır?

Kesinlikle yararlıdır, büyük paralar taleb eden atölyeler hariç J işin özü ortada bir emek varsa elbette bir karşılığı da olmalıdır ama iş sömürüye gitmemelidir.

Yazarlık atölyeleri yazar adayının, usta-çırak ilişkisini tecrübe edebilmesi, kendisindeki yazma cevherini keşfedebilmesi, hızlıca yol alabilmesi adına çok faydalı. Eğer bunu yapamayacağını anlamışsa hiç değilse nitelikli bir okur olarak yol alacaktır. Bu da azımsanır bir şey değildir.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Bin yıllardır uygulanan yöntemleri salık vermekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Ressam olmak için önce çok iyi bir ustanın yanına çırak verilirsiniz. Yüzlerce gün izler, taklit etmeye çalışırsınız. Boyasını, fırçasını yıkar, tuvalini hazırlarsınız. Bir taraftan da kendi yaptıklarınızı gösterir, hocanın onayından geçmek istersiniz. Doğaldır ki yaptıklarınız önce hocanınkilere oldukça benzeyecek, yıllar geçtikçe yavaş yavaş kendi yolunuzu bulacak, yürüdüğünüz sanatta imza atabilecek eserler üreteceksiniz, ki imzanız kaybolsa dahi bu eser, şunundur denebilsin. Bu durumda, bizim seyirliğimiz metinler olduğuna göre kadim metinlerin karşısında bol vakit geçirmeli, ki Borges “Bir okuma, hiç okumadır,” diyor. Ve çokça taklit etmeli, kalem oynatmalı, günde birkaç saati yazarak ve mutlaka okuyarak geçirmeli, inanmayanlar Pierre Menard öyküsünü okumalı… Eh, işte yeteneğiniz ve gayretiniz varsa, şansınız da yaver giderse neden olmasın…

Röportaj: Gökhan Küçük

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*