Akademisyen Dr. Fulya Çelikel Soğancı yazdı… Müzik İle

Kendimi bildim bileli müzik ile bir bağım vardı: başka hiçbir şeye benzemeyen, sıcacık, sarıp sarmalayan, varoluşumu güçlendiren bir şeydi benim için müzik… Hem rahatlatıcı, hem de kudretliydi; hayat veren ama acımasız bir tarafı da olan, insan olmanın tecrübesini en tam şekilde betimleyen, uçsuz bucaksız bir okyanus. Birçoğumuz bu okyanusun sığ, sakin sahillerinde oynadık, ya da saatlerce hayranlıkla her halini seyrettik, ama pek azımız cesaret edip yelken açabildi, o sığ suları, güvenli kumsalı terk edip okyanusun enginindeki yaşamı keşfetmeyi göze alabildi. Ben palamarı uzun yıllar önce çözdüm, derin mavilerin içinde kayboldum ama meğer evim orasıymış zaten. Mesleğimle ilgili doğru bir seçim yaptığımı zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum, bu yazı dizisinin amacı da, beni bu çıkarıma götüren tecrübeleri, naçizane, aktarmaya çalışmak. Bir nevi müzikli “Sinbad’ın Yolculukları” diyebilirsiniz yani; masaldan çok bilime dayandırmayı hedeflesem de otoriter, akademik geniş zaman kipleriyle değil, alabildiğine kişisel ama yine de didaktik bir tarafı olacağını ümit ettiğim bir bakış açısıyla sunmak istediğim tematik bir yolculuk hikayesi dizisi.

Şiirselliği bir kenara koyarsak, bu yazı dizisinde her hafta farklı bir kavramı ele alacağım ve “Müzik ile”sini tanımlamaya çalışacağım. Müzikoloji zaten disiplinlerarası, her şeyden biraz anlamayı gerektiren bir sosyal bilim dalı olduğu için, okuması keyifli olduğu kadar da sizlere bir şeyler katacak yazılar olabileceklerini ümit ediyorum. Elbette bu işleyeceğim kavramları sizlerden gelen geri dönüşlerle zenginleştirmek, benim için de daha geniş bir yelpaze sahibi olmak demek, bu da bilimin temel ilkesiyle örtüşüyor ve beni heyecanlandırıyor.

“Müzik ile” düsturuyla ele alınabilecek binlerce tema düşünebiliriz, özellikle günümüzde müziği hayatın kendisinden soyutlamak kadar beyhude bir uğraş olamaz zaten. Müzik o kadar her yerde ki, bazen farkında olunmayan, bazen hatta istenmeyen bir varlık haline dahi geldi. Örneğin apansız, olur olmaz yerlerde karşımıza çıkan, dikkatimizi dağıtan yüksek volümlü müzik içeren reklam videolarından büyük çoğunluğumuzun hiç hoşlanmadığını varsayabiliriz. Bir alışveriş merkezinde birkaç saat geçirip her mağazada farklı bir müzik duyduktan sonra, bir gece dışarı çıkıp eğlendikten sonra oluşan “bu kadar müzik de fazla, sessizlik istiyorum” hissine hepimiz aşinayızdır. Müziğin bu bağlam ve kavram dışı olarak her yeri istila etmesi, inanması çok güç olsa da Homo Sapiens Sapiens’in Dünya gezegenindeki 70bin yıllık yolculuğunun son 140 senesinde gerçekleşti. Müziği “arşivlemek”, “geri çağırmak”, son derece zahmetli bir uğraş olarak, son 1000 yıldır bir norm halini aldı. Şu an, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir toplumsal sınıftan herhangi bir insanın, eşi benzeri hiç görülmemiş bir kolaylıkla herhangi bir müzik eserine ulaşabileceğini düşüncesine oldukça yakınlaşmış sayılırız, öyle ki bu kolay erişim sebebiyle dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan bölgelerinde müziğin, Karl Marx’ın ifadesine göre genelgeçer kapitalizm kurallarına zaten uymayan değeri tamamen tükenmiş durumda.

Peki, bu denli hayatımızın içinde olan müziği yeterince tanıdığımızı, bildiğimizi, varoluşumuz içinde tanımladığımızı kaçımız söyleyebiliriz? Son 30 senesini müzik içinde geçiren benim dahi “çok az” olarak yanıtlayabileceğim bir soru bu. Müziğin kelimelere sığmaz, tarif edilemez, uçucu bir tarafı, bir efsunu hala var, artık cihazlarımızda depolamak için yer ayırmaya bile tenezzül etmeyip bulutlardan çağırır olduğumuz, değerini sıfıra indirgediğimiz çağımızda bile. Çoğumuz, bir müzik eserini neden beğendiğini ya da beğenmediğini, belirli bir türü neden diğerlerine tercih ettiğini, eline bir enstrümanı öğrenme fırsatı geçti ise neden zorlandığını, bazı parçaların onda neden anlamlandıramadığı duygular uyandırdığını anlamak ve aktarmak istiyor. Ne var ki, bunu yapabilecek kelime dağarcığından ya da müziği zihinsel olarak algılayıp çözümleme yetisinden yoksun olduğumuz için kelimeler kifayetsiz kalıyor. Nietsche’nin klişeleşmiş mottosu “Müziksiz bir hayat, hata olurdu” gibi büyük, soyut fikirlerin kalın perdeleriyle, müziği bir kara kutu olarak, hayatımızda yine de konumlandırmaya çalışırken, bu yazı dizisiyle bir nebze yol gösterebilir isem ne mutlu bana!

Sağlık, esenlik ve “Müzik ile” kalmanız dileğiyle…

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*