Ait Olmak İstiyoruz ve Karşılığında Öldüresiye Sahip

Hayatınızı zorlaştıran bütün problemlerin kaynağına bir bakın derim. Sizi hayatın akışından alıkoyan bütün problemli durumların kaynağı sizin ısrarcı tutumunuz. Hayatınızda olmasını istediğiniz şey sizin hayrınıza ve yararınıza ise öyle bir akışta olmalı ki; anlamadan, çabalamadan, sabretmeden yaşarken bulmalısınız kendinizi. Hani bir söz var ya “güzel şeyler ansızın gelir, böyle bekletmez” diye işte tam da bu.

Bir durup bir ilerliyorsa, akmıyorsa, kapı bir aralık bir kapalıysa ama asla açılmıyorsa, sürekli erteleniyorsa,  çaba gerektiriyorsa, kafanda dönen soru işaretleri kuşku, belirsizlik ve endişe varsa, eee anla ki artık bırakmalısın.

Evren sana sonsuz olasılıklarla hazır ama sen bir konuya takılı kalıp yeni fırsatların gelişini engelliyorsun! Biz insanlar kendi kendimizi sabote etmede çok iyiyizdir, bazen mükemmel ilerleyen şeyleri bile bu normal değil diyerek sabote eder, aşağıya çeker sıradanlaşmasını sağlarız.

 Arzuladığımız şeye karşı büyük hırslara sahip olmak her zaman iyi değildir. Takma, takılma yürü git yoluna, obsesif olma, küçücük bir umuda bel bağlama, o küçücük umudun sönmesini bekleme, konuyla ilgili kararı başkasından dilenme, kendin için kendi kararını ver. Vazgeç!

Artık kangren olmaya yüz tutmuş bir konuda ısrarcı olmak size sadece zaman kaybettirir.

Öyle durumlar vardır ki vazgeçmek en müthiş karardır; hem unutma gönlü özgür olanlar “Olsa da olur, olmasa da olur ama olsa daha iyi olur”  diyebilenlerdir… Özgürleş!

Özgürlük güçtür…

Bizi esir alan geçmişten getirdiğimiz ve artık bize hizmet etmeyen birçok duyguyu karşılaştığımız olaylar, durumlar ve kişilere karşı istemsizce hissederiz; şüphe, kuşku, kurgu, tereddüt, saplantı, zorlama vb.

Aşkta da, ailede de, arkadaşlıkta da ve iş yaşamında da tereddüt eder insan bazen ve kimi zaman yerindedir bu tereddütler, bizi daha iyiye taşımaya vesile olur. Yeni yollar bulmamıza, yeni kişiler ve hayatlar tanımamıza, doğruyu görmemize olanak verir, seçenekler sunar bize.

Ama kimi zaman da yersiz, bize hizmet etmeyen ve geçmişten getirdiğimiz o duyguların sadece gün yüzüne çıkmasındandır.

Şüpheye düşer insan durduk yere başarılı mıyım, başarısız mı? Güçlü müyüm, zayıf mı? Haklı mıyım, haksız mı? Ve bazen de sevdiğinden ve sevildiğinden tereddüt eder insan. 

Bir insan haftada yedi gün, günde yirmi dört saat aynı istikrarla aynı hislere sahip olabilir mi gerçekten? Her zaman başarılı hissedip, her zaman haklı olduğuna ya da her durumda ben güçlüyüm hissine sahip olabilir mi insan? Mesela birini hiçbir iniş çıkış yaşamadan sevmek mümkün mü? Hem de bir ömür boyu? Bence pek mümkün değil. İnsanız; değişen hormonlarımız bile türlü dengesizlikler, türlü oyunlar hazırlarken bize, çevresel faktörlerin baskıları bazen nefes alamayacak duruma getirirken bizi, istikrarlı bir duygu hali nasıl mümkün olabilir? Kim ne derse desin ama mümkün değil arkadaşlar. Peki hal böyle iken neden bu kadar zorlanıyoruz, sevdiğimiz insanlara onları sevmediğimiz anlar olduğunu söylemekte? Hatta bazen uzak durmak istediğimiz günler olduğunu kabul etmekte? Keşke söyleyebilsek birbirimize, dürüstçe:

“Seni sevdiğimi biliyorsun ama şu anda kendimi sana uzak hissediyorum”.

Ya da “Seni görmek istiyorum ama şu an değil’ diye…

Yargılanmaktan korkuyoruz,  yaftalanmaktan, suçlanmaktan ve en kötüsü manipüle edilip başa daha büyük bir dert almaktan korkuyoruz. Evet çok haklıyız…

En sevdiklerimize karşı bile yalan o kadar nüfus etmiş ki ruhumuza, doğruyu söylemek gerekirse diye başlıyoruz bazı cümlelere…

Keşke kırılmasak sevdiğimizin bunları bize içtenlikle söylediği anlara, keşke yormasak ve yorulmasak…

Nasıl da fevri hırçın oluyoruz, yıkıcı davranıyoruz aşkta şüphenin kokusunu aldığımızda. Sessizleşip kendimizi dinleyip sonra karşı tarafı anlama olgunluğunu ve fırsatını vermiyoruz, ne kendimize ne sevdiğimize. Oysa uzaklığa ihtiyaç duyduğumuz  bir anda olabiliriz ama bizim zihnimiz “ya hep ya hiç ” “ya var ya yok ” şeklinde çalıştığından zihnin bu baskısıyla savaşmak yerine hatalı bir genelleme yapıp fevri kararlar veriyoruz. İşte hatayı hep burada yapıyoruz… 

Sevdiğimizin ruhunun, benliğinin ve bedeninin haritasında ele geçirmediğimiz tek bir kör nokta bile kalmasın istiyoruz, bütün sınırlarını aşmak bütün her şeyiyle elde tutmak istiyoruz.

Ait olmak istiyoruz ve karşılığında öldüresiye sahip…

Hiç bir kuşkuya yer vermeden emin olmak istiyoruz. Seni seviyorum diyoruz ve bekliyoruz; ya sen? “Seviyor musun beni?” çünkü hal ve hareketleri ya da hissettirdiği kesmiyor, yetmiyor, yetinemiyor, hep daha fazlasını istiyoruz  ”Ne kadar çok seviyorsun beni?” diyerek bir ölçü talep ediyoruz. Yok yok asla bu da yeterli değil daha fazlası lazım, bu sefer  “Ömrünün son gününe kadar sevecek misin beni?” Garantisi istiyoruz, arzudan yaratılmış benliğimizi hiçbir sözcük tatmin edemiyor, şu anda, yaşanan anda olan his asla yetmiyor, geleceği de garantilemek istiyoruz ve işin komik yanı duyduğumuz şeylere inanıyoruz, yaşamak, hissetmek, deneyimlemek en gerçek ve doğru yolken en ama en yanıltıcı şey olan sözlerden medet umuyoruz…

İşte böyle sabote ediyoruz hem kendimizi hem sevdiklerimizi, böyle tüketiyoruz en güzel anları, iliklerimize işlemiş tereddüt ve şüphe kırıyor cesaretimizi…

Ya geçmişe takılıyoruz, ya gelecekte yaşıyoruz…

En kıymetli ve tek gerçek olan ‘şu an’ yaşanamadan geçip gidiyor hem de geri dönmemek üzere, bu sefer de artık geçmiş olan o yaşayamadığımız anın özlemini duymaya başlıyoruz.  Kısaca biz aslında çok kısa sürelerde yaşamın içinde kalıyoruz, işte tamda bu yüzden bizi ‘anda’ hep şu an’ın içinde tutanlara ihtiyacımız var…

O insanları;

Bulmak, buluşmak ve en önemlisi kıymetlerini bilip hak etmek dileği ile…

“İnsan hayata iki anlam yükler; biri ağlarken, diğeri gülerken.

Ve tek bir kere kıymet bilir; o da elindekini kaybederken…”

Dostoyevski

Sevgiler…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*